Pages

28.7.15

BENİM SANA SÖZÜM VAR....



Çok istedim seni...
Belki de o yaşıma kadar her şeyden daha fazla istemiştim aramıza gelmeni...
Uykum gelsin diye hiç kuzu saymadım ama, kuzum gelecek diye çok gün saydım; beklemenin olgunluğunu, sabrın selametle sonuçlanacağını ilk senle öğrendim...

Geldin sonra, 15 yıl önce bu tarihte. İsmini düşünürken ne kadar da zorlanmıştık, karakterinle uyumunu anlamamız çok kısa sürdü; Umut oldun, hayat oldun bize.

Hep ilkleri yaşadık seninle; ilk sevinçler, ilk heyecanlar, ilk endişeler, ilk hüzünler...ilklerin sorumluluğu sen de yük oldu kimi zaman, ağırlığıyla çabuk olgunlaştın; hâlâ ağır olduğu zamanlar var, farkındayım. Fakat yerin, aynı oranla ve özeniyle tepelerde kalıyor bilesin ;) Hayatında tanıdığın herkese, anlatın bize Umut'u diye sorsak, eminim ki hepsi lügâtlarındaki en güzel sözcükleri seçerler senin için.

Çok uzun yıllar var önünde, ne çok şey deneyimleyeceksin. Zahmetli olabilecek. Çekinecek, korkacaksın bazen, panikleyeceksin...
İnsan dediğin bilinmeyenden korkar oğlum; geceden korkar, sokaklar boşsa korkar, yalnızlıktan korkar, kötülükten korkar...
Sen korkma Umut'um. 
Düşebilirsin, nasılsa kalkacaksın, biz hep yanında gizli destekçin olacağız; seyret bak, o vakit nasıl da yokuş aşağı edeceksin zorlukları. Kalbinin yıkıntılarını her zaman birlikte temizleyeceğiz, ne zaman istersen elini tutacağız. Şaşıracaksın,  hayret edeceksin nasıl da kotardın diye. Sen hayret edeceksin ama biz senden hep emin olacağız. Çünkü sen, çok küçük yaşta öğrendin kocaman hüzünlerle savaşmayı, güzel yüreğinle şerri hayra çevirmeyi hep bildin. Benim beceremediğim zamanlarda da benim yüreğimle "bir" olup el verdin bana, ayağa kaldırdın hep. Ne çok şey atlattın, ne çok omuza omuz oldun sen.  

Sen yine de bunca keşmekeş içinde, kendi kendinin hatırını sormayı ihmal etme; ruhunu hep huzur içinde dingin tutmaya çalış ama yaşını yaşamayı da sakın ihmal etme. Unutma gökyüzü bazen bulutlarla kararmış olsa bile, güneş aslında hep aynı yerindedir.  Önce kendini sev, varlığının kıymetini bil, iç huzurunu hep dengede tut, insanlarla hep barış içinde ol; bak gör o vakit dünyan hep güzel olacak...


Boğazımdaki düğüme, burnumdaki sızıya hep minnettar kalıyorum; çünkü bana annen olma lütfunu yaşatıyorsun. İyi ki doğdun, iyi ki beni "annen" yaptın, iyi ki "oğlum" oldun....

Benim sana sözüm var biliyorsun : Mutlu günler göreceğiz daha, emin ol buna...






23.7.15

Hiç Kimsenin Çocuğu....


 
Kendinize olan inancınızı ve umutlarınızı yitirmemeniz dileğiyle, gerçek bir hayat hikayesini paylaşıyorum sizinle.

Bu yaşıma kadar şunu öğrendim ki; siz ne anlatmak isterseniz anlatın, karşınızdakinin algısıyla değişiyor anlatmak istedikleriniz. Bu hikayeyi ister kendinize yontun, ister ülkemize yontun. Bence kendimizden başlamakta fayda var, eğer gönülden isterseniz sonrası zaten gelir. Zira, bazı şeyleri affetmezsek, gelişip değişemeyeceğiz.
Zor olduğunu biliyorum; biliyorum çünkü bizzat kendi hayatım bu tip örneklerle dolu; affetmeseydim ve affedilmeseydim devam edemezdim....

***

Nobody's Child - Hiç Kimsenin Çocuğunun Hikayesi

Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemden geçer.

 Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.
 

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.
 

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.
 

Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's Child). Bir çok ödüle layik görülür.
 

Elli sekiz yaşındayken, "vay be!" dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır.
 

Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: "Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim." 
Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: "En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile..." 

***

Marie, 6 Ağustos 1999 yılında Massachusetts'de vefat etmiştir ve bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerden biridir. Mülkiyet anlayışı kişide kişiye göre değişir. Bunu iyi yorumlamanızı arzu ederim. Hayat seçimimizde ilerlerken, seçtiğimiz "amaç" , şekillenmemize en büyük katkıyı sağlıyor bence.

Anlamsızlık Çağına girdik deniyor ya şimdilerde; o anlamsızlığa katkıda bulunmamak için bunu daha dikkatli düşünsek iyi olacak....





22.7.15

ARTIK BÜYÜK RESMİ GÖRÜN !



Çoğu zaman yapılan yorumları hayretle, kimi zaman şok geçirerek takip etsem de sakin kalacağım! Sakinliğimi korumaya "insanlık" adına söz verdim. Ayrıştırmadığımız, birleştirdiğimiz bir hayatı seçmeyi tercih ediyorum. Çünkü hassasiyetlerim olduğu kadar, ülkemi ve yaşamı paylaştığım insanların da hassasiyetlerinin olduğunun farkındayım. 

Herkesin evladının eşit kıymete sahip olmadığı bu ülkede, çocuklarıma bakarken yaşadığım; sevinmek ve üzülmek arasındaki gel-gitli duygumu hiçbir zaman ifade edemiyorum, kelimelerim buna yetmiyor. Gözyaşı eşiğimi aştığım durumlar var mesela, göz pınarlarım kuruyor, içime içime akıyor yaşlar artık.

Baba tarafım Boşnak , anne tarafım Selanik göçmeni. 17 sene batıda Bilecik ilinin Bozüyük ilçesinde, 7 sene güneyde Antalya'da, 16 sene iç Anadolu'da Ankara'da yaşadım, 15 sene doğuda Erzurum iline gelin oldum. Her dile bir renk diye baktım, dünya vatandaşlarını ülkemdeki mozaikle buluşturmak için eğitim aldım, yıllarca turizm sektöründe  hizmet ettim; 20 sene ülkemizin hemen her bölgesine, Hıristiyan, Yahudi, Budist yabancı turist getirdim; bir anne olarak çocuklarım dünya insanı olsun, başka diller de öğrensin diye çabalıyorum... Evlatlarımın yarı yabancı bir kardeşleri var ve birbirleriyle olan sevgi paylaşımlarını asla ayırmadıklarını görerek her gün şükrediyorum. Kur'an Kerim'i çocukken Arapça olarak okudum, büyüyünce dilimde okumam gerektiğini kavradım. Türkçe okudum, yorumladım. Her akşam yaradanıma, önce çocukken ezberlediğim cinsten dua ediyorum sonra da O'nunla anladığım dilden Türkçe olarak konuşuyorum. Tüm dinleri islâmiyete olan merakımla aynı yakınlıkta araştırdım. Aynı çatı altında yaşarken, ailemden farklı partiye rey verdiğim seçimler geçirdim. 

Nereliyim ben şimdi? Ne yana yakınım, ne tarafa uzağım? Hepsine yakın olamam mı? İlla bir tarafı seçmem mi gerekiyor? Bir yana az yakınsam diğer yana düşman mı olmam lazım? Her yerden bir anı var bünyemde, herkesten bir şeyler aldım. Hepsini severek isteyerek kabul ettim, yaşadım. Böyle böyle "Özgün" oldum ben. Hepsiyle uyum içinde olmam beni karaktersiz mi yapıyor? Bunun matematiğini kim, nasıl belirliyor?

Dili, dini, ırkı, rengi, lehçesi, mezhebi, cinsiyeti, ideolojisi, eğitimi, fikri, ahlâkı, ekonomisi, mesleği, kaderi, düzeni, disiplini  vs. birbirinden kimi zaman ciddi tezatlıklar içeren bir çevrem var ve bu çeşitliliğime binlerce kere şükrettiğim bir inanç anlayışım...

Bu ülke topraklarında "kardeşçe" , "paylaşarak" yaşamanın mümkünlüğüne inananlardanım. Ne söylediğini anlamadan Kürtçe bir türkü dinlerken ağlayabiliyorum. Laz ezgilerinde coşabiliyorum. Alevi dostumla saatlerce oturup gönüldaş olabiliyorum. Çerkez arkadaşlarımın bazı felsefelerine hayranım. Gayrimüslim diye arkadaşlarımla aynı masayı paylaşmaktan gocunmuyorum.

Ben ülkemde;
Sıcak bir yuva, bir kap yemek, iki mutlu çocuk yetiştirmek için günde 15 saat çalışan işçi bir babanın hayat çırpınışlarının anlaşılmasını, hor görülmemesini istiyorum.
Evlat acısı çeken bir annenin yüreğinin anlaşılabilmesini istiyorum.
Neden Nazım okuduğumuzun, neden türkülerde ağladığımızın , neden klasik eserler dinlediğimizin, neden renkleri sevdiğimizin anlaşılmasını istiyorum.
Sınıfların ve sınırların uğruna ölecek&öldürecek insanların olmasını istemiyorum.
Zorbalık ve diktatörlük olmasın istiyorum.
Kimse kimseye istemediği, mutlu olmayacağı bir hayatı dayatmalarla, zorlamalarla yaşatsın istemiyorum.
Ötekileştirilmek istemiyorum.
Kadınlığımı başkalarının yakıştırmalarıyla değil, öz benliğimle, karakterimle bir bütün olarak yaşamak istiyorum.

Barış istiyorum ben, kavga istemiyorum.
Ülkede yaşanan acıyı paylaşanların sayısının, savaş isteyenlerden daha fazla olduğuna inanıyorum. Anadolu topraklarında yaşayanların maneviyatının, maddi çıkarların üstünde kalacağına duyduğum umudu kaybetmek istemiyorum. Batı, Doğu, Kuzey, Güney diye bölünmek istemiyorum. Sınırlar için masum insanları öldürmenin utancını hangi bayrak, hangi toprak parçası kapatabilir?
  
Saf mıyım ben şimdi?  Komik mi bu yazdıklarım? Mümkün değil mi bu şekilde yaşamak. Aslında içinizden biriyim sadece. Lütfen dönün bakın; önce kendinize sonra yakın çevrenize... Bir parça toprak, biraz daha uzun çizilecek sınırlar için bu renkleri elimizden zorla, savaşarak aldıklarında ne kalacak geriye?
Lütfen artık büyük resmi görün !