Pages

27.6.11

LİMON BULUTU

Sanırım yaz geldi artık...Sanırım diyorum çünkü havanın durumu malumunuz...
Yazın geldiğini sadece havadan anlamıyoruz tabii...Bu mevsim için öne çıkan unsurlar var...Tiril tiril elbiselerden bahsedilmeye ve giyilmeye başlandıysa, burnu açık ayakkabılarınız ortaya çıktıysa, kilonuz aynı olsa bile aynada daha iri göründüğünüzü düşünüyorsanız yaz gelmiş demektir :)

Aynadaki görüntünüzle ne kadar boğuşursanız boğuşun, gecenin 23:35'inde, koltuğunuza gömülmüş bir vaziyette film seyrederken araya giren magnum reklamında ağzım sulanmıyor diyeniniz varsa; yüzüne pat diye -yalancı- derim ben, hiç kusura bakmayın...Saat 20:30'da filan köşedeki bakkal, yakındaki market vs. açık oluyor, kimisinin telefonu var siparişi veriyorsunuz hooop dondurma kapıda... Ya da muhteşem iyi bir kocanız, karınız, sevgiliniz, delikanlı evladınız var gidip alıveriyor hemencecik... Ama 23:35'te çoğu yer kapalı ve muhteşem etiketi altında yukarıda saydıklarım ya uyuyor ya da sizden daha mayışmış bir vaziyette koltuğa yapışmış durumdalar...Dondurma canım çekti deseniz, yüzünüze dondurmadan daha soğuk bakacaklarına emin olun :)
İşte bu tarif bu gibi durumlar için...Kolay, pratik ve hayat kurtarıcı...Üstelik maliyeti 2-3 magnuma ödediğiniz para kadar bile tutmaz.

Bu ölçülerle, iki dikdörtgen borcam büyüklüğünde limon bulutunuz olacak...Eğer evinizde varsa, şu silikon kalıpları da kullanabilirsiniz. Ben bir tane cam bir kaba, 8-10 tanede silikon kalıplara döküyorum her seferinde. Tavsiyem servisten 10 dakika önce buzluktan çıkarmanız, çok buz şeklinde ikram etmeyin, biraz çözülsün. Kalıp olarak borcam kullandıysanız, kesmek için biraz bekleyin. Nane yaprağı, vişne taneleri veya böğürtlen sosu ile servis etmenizi öneririm.

3 aşamadan oluşan bir malzeme sıralaması yapacağım. Zor olduğunu sanmayın. Toplamda 10 dakika bile sürmez.

MALZEMELER

1.Aşama
* 3 adet limon
* 1 su bardağı toz şeker
2.Aşama
* 1 paket ( poşet ) limonlu jöle
3.Aşama
* 1 paket ( poşet ) kremşanti
* 1 su bardağı soğuk süt

HAZIRLANIŞI

1.aşama için, geniş bir kaba bir bardak tozşekeri alın ve üzerine 3 limonun kabuklarını rendenin ince tarafı ile rendeleyin.

Sonra da rendelemiş olduğunuz limonları tozşekerin üzerine limon sıkacağı ile sıkın. Bir kaşık yardımıyla iyice karıştırın.

2.aşama için, 1 poşet limonlu jöleyi üzerindeki tarife göre hazırlayın. Jöle tarifi genellikle bir poşet için, 250 gr. sıcak suda çözüldükten sonra, 250 gr. soğuk su ilavesi temeline dayanır.
3.aşama için, ayrı bir kapta bir su bardağı ile bir poşet kremşantiyi mikser yardımıyla iyice çırpın.

Şimdi bu üç karışımı alacak büyüklükteki bir kabı alın ve üç karışımı da buraya boşaltın ve yine mikser yardımıyla iyice karıştırın.

Suyla ıslatmış olduğunuz cam kabınıza ve/veya silikon kaplarınıza dökün.

Ve buzluğa kaldırın. 4 saat kadar sonra limon bulutunuz servise hazırdır. Günlerce, haftalarca buzlukta muhafaza edebilirsiniz. Gerçi ben o kadar uzun süre kalacağını sanmıyorum :)) Diğer yiyeceklerin kokusunu almaması için, streç folyo ile üzerini kapamanızda fayda var.


İşte bu kadar :)
Dondurma değil belki ama inanın vazgeçemeyeceğiniz bir lezzet...

Sevgiyle paylaşmanız dileğiyle.....

9.6.11

SAHİCİ YÜREKLER SEVGİYE NEDEN ARAMAZ !

Bugün işyerimde çok enteresan bir telefon görüşmesi yaptım. Aslında telefon bana değil, eşime gelmişti, ben sadece hattı bağlayacaktım. Arayan hanım, uzun yıllardır birlikte iş yaptığımız bir yerde çalışıyor, sadece bir kere gördüm ama yıllardır telefon irtibatımız var.. Karşılıklı halimizi hatrımızı sorduktan sonra,  "Özgün Hanım, biliyor musunuz ben sizin bloğunuzu takip ediyorum" dedi. Çok şaşırdım. Çünkü ben buraya bir yazı yazdığımda, blogta yayınladığım gün, sadece bir kere facebook duvarımda paylaşıyorum. O hanım da benim arkadaş listemde değil. Başkaca bir sosyal paylaşım sitesine de üye değilim. Gel gör ki, biliyor burayı işte. Çok yüreklendirici şeyler söyledi, "ofiste bunaldığım an, işler yığıldığında , kafamı dağıtmak için bloğunuzu okuyorum" dedi.  Şimdi okuyorsa - ki içimdeki ses mutlaka okuyacağını söylüyor - yüzüne hafif bir tebessüm hakim olduğuna eminim.

İşte bu olandan sonra, günün ilerleyen saatlerinde, benimde yüzümde zaman zaman ılık bir tebessümün hakim olduğunu hissettim. Kafamdaki kelimeler , cümle içinde yerlerini almaya başlamıştı bile...

Akşam yemeğini hazırlarken de, yemeğimizi yerken de sessizdim. Çünkü  içimdeki Özgün konuşmaya başlamıştı. O başladığında, dışardan görünen Özgün susuyor...sonrasında da yazacak birşeyler çıkıyor genellikle; çoğunlukla size daha önce bahsettiğim deftere yazılıyor, bazen de buraya...

İlişkileri sorguluyordum kafamda...Aşk, sevda ilişkilerini sanmayın, onlar hayatın tadı ama günlük hayatta yaşarken farkında olarak veya olmayarak kurduğumuz pek çok ve çeşitlilikte ilişki var ...hepsinle bir bağ kuruyorduk..İlişki kelimesi sanki -yasaklı- kelimelerden, bunun bilincindeyim ama inanın burada çok bilinçli kullanıyorum bu kelimeyi. İletişim kurduğumuz herkesle aslında bir ilişkimiz var. Kimini isteyerek kuruyoruz, kimini zorunlu ama sonuçta bir bağ oluyor...Ve bu bağların frekansına göre başlıyoruz boyutlandırmaya, dallandırmaya, budaklandırmaya, tutunmaya, çekiştirmeye...

Yıllardır bir sürü ders alıyorum, seminerlere katılıyorum. Hiçbirine zorla veya özenti olsun diye gitmedim, sırf kendim istediğim için gittim. Orada bir dolu kez -bağ kesme çalışmaları- yaptırıldı bana. Başlarda hiç anlamadım, neyi/niye yaptığımı...Hatta kızdım filan. Ben küçüklüğümden beri , insan ilişkisine önem veren, bağlarımı sıkı tutmak için çabalayan, bu uğurda ödünler veren biriydim. Ters geldi bana...Zannettim ki, bağ kesmek demek, ilişkileri de sonlandırmak, set kurmak, mesafeli olmak demek...Sonra sonra anladım mantığını...Şimdi, kendi içimde otomatik yapılan bir çalışma bu...Sanmayın ki, hayatımdaki insan sayısı azaldı, bilakis yaşım itibariyle çoğalıyor da...Lakin bu ilişkilerimi sıraladığım değer yargılarım çok daha olgunlaştı...Yanlış anlamayın, kişileri kategorize etmiyorum, sınıflandırmıyorum. Açıkçası zamanın tanımıyla sanal ilişlilerden kaçıyorum diyorum. Mutluyum bu durumdan...Ve istiyorum ki, herkes nasıl mutlu olacaksa öyle yaşasın, kimse başka birinin mutlu olması adına mutsuz yaşamasın.

Hala tökezlediğim durumlar yok değil...Birilerine fazlaca anlam yüklediğim, karşımdakinin fikrini almadan hayatına daldığım, benim Onlara önem verdiğim kadar , Onların da bana önem vermesini beklediğim ilişkilerim oluyor... Fakat gidişatı farketme sürecim epeyce azaldı sayılır. O vakit duruyorum ve gitmeme/gitmelerine izin veriyorum. Yine de bu konuda istediğim seviyede değilim.

Mart ayında bir arkadaşım bana " Özgün, sen de herkesi seviyorsun yani.... " demişti...Ne tür bir eleştiri olduğunu kavrayamadım. Otuz saniye filan boş boş baktığımı, sonra toparlandığımı hatırlıyorum. " yaaa evet, sevgi kelebeğiyim ben"  diye durumu espri zeminine yatırmaya çalışmıştım ama şu gün bile ne demek istediğini anladığımı söyleyemem. Ve bugünkü yazının çıkış noktası, sabahki telefon konuşmasından sonra aklıma gelen bu cümle oldu :

Evet, ben insanları seviyorum. Neden sevdiğimi bilmeden bir sürü insanı seviyorum. Çünkü bir sebep, amaç, menfaat, beklenti, derece vs. yüklemeden sevilebileceğini biliyorum. "Neden seviyorsun? " diye manasız bir soru olabilir mi Tanrı aşkına...Bana bunu sorana "Senden ötürü derim "  :)

Bir düşünün, ufak bir liste yapın kafanızda...yüzlerce, belki binlerce insan tanıyorsunuz...birlikte bir hayatı paylaşıyorsunuz...Suratlar getirin gözünüzün önüne. Eminim şu an okurken bile birileri sıralanmaya başladı... Bunu ufak bir beyin jimlastiği, daha doğrusu kalp jimlastiği gibi düşünün... Neden seviyorsunuz onları? Ve içlerinden bazılarını neden - nedensiz- seviyorsunuz ?

İşyerime giderken , her sabah gördüğüm bir simitçi var. İyi bir müşterisi değilim, çünkü  ne yazık ki simit sevmiyorum, arada alıyoruz sadece. Adını, sanını bilmiyorum ama acayip seviyorum. Arabayla geçerken, mutlaka bir el işaretiyle her sabah selamlaşıyoruz...Bir gün görmesem endişeleniyorum Onun için. Bu sene deli gibi yağan yağmurlar altında, O ıslanıyor diye benim yüreğim sızladı hep mesela...Benim simitçiyle kendi kendime yaşadığım çok değerli bir ilişki bu. Seviyorum simitçiyi...Nedeni yok.

Köroğlu Migros'ta kasiyer bir arkadaşım var. Bir gün bile, yaka kartına dikkat etmedim, ismini halen bilmiyorum. Dört sene önce kredi kartımdan yanlış bir çekim yapmasından dolayı başladı ilişkimiz. Ben olumsuz bir tepki vermedim yanlıştan dolayı, O da son derece güler yüzlüydü zaten,isteseniz bile kızamayacağınız tiplerden. Şimdi diğer kasalar boş olsa bile, Onun kasasına girmek için sıra bekliyorum. Hatırımızı soruyoruz ve poşetlerini doldurduğum süre zarfında genel geçer şeylerden bahsediyoruz.  Köroğlu Migros'tan başka bir şubeye gitse, yüreğimden bir parça da Onunla gider sanıyorum bazen. Seviyorum kasiyer dostumu...Nedeni mühim değil.

Kalplerimizin bir olduğunu bildiğim, aynı yolda yürüdüğümüzden emin olduğum, enerjilerimizin çok uyuştuğu insanlar...Onlarla yıllardır aynı kişisel gelişim okulundan eğitim alıyoruz...Çoğu bir dolu akrabamdan daha yakın bana...İsimlerinden başkaca bir bilgim yok haklarında, ne işleriyle, ne sıfatlarıyla, ne yaşlarıyla, ne yaşam standartlarıyla ilgileniyorum. Onları gönül gözüyle görüyorum.. Hayat arkadaşım onlar benim. Bu tanımlamayı sadece evlilikler için kullanmıyorum ben. Bu hayatı birlikte paylaştığım herkes benim hayat arkadaşım... Seviyorum onları...Kim oldukları, ne oldukları mühim değil.

Aynı sektörde çalıştığım,  benden genç bir dolu pırıl pırıl  arkadaşım var. Hissediyorum ki , hatta bana açıkça da söylendi, çevrem onlarla olan arkadaşlığıma yaşlarından dolayı çok sıcak bakmıyor, zira ben  çok büyüğüm onlardan. Lakin ben onları seviyorum..Yaşları mühim değil.

Benden yaşça büyük, hitap ederken abla/ağabey kalıplarını bir kenara bıraktığım ilişkiler yaşadığım dostlarım var. Bir önceki paragrafın benzeri, onlara abla/ağabey demediğim için eleştirildiğimde oldu.. Onlarla paylaşımlarımda yaşın hiçbir önemi yok, yaşadıkları tecrübeleri bana aktarırken, sanki aynı anda yaşamışız  gibi hissediyorum ve seviyorum onları.. Büyük olmaları önemli değil.

Çocukluğumun birlikte geçtiği, aynı okullarda okuduğum, şimdi başka şehirlere dağılmış olsakta her günümüz -bir- ve -biz- geçen 6 kişilik bir kanka grubum var mesela. Onların hayatımdaki yerini tanımlamaya dağarcığım hiçbir zaman yetmedi zaten. Çok önemli ve değerliler. Hepimiz ayrı karakterlerde, bazen zıtlaşan/tartışan, bazense birimizin sorunu için voltranı oluşturabilecek kadar kaplan kesilen, içimizdeki sevinçleri ömrümüze yayarken tek yürek olabilmeyi başaran insanlarız. Övünüyorum bu ilişkiyle mesela. Buluşma günlerimiz var gelenekselleşen, o gün gözlerdeki ışıltı her şeye bedel. Hani konuşmaya bile gerek kalmadan, bakışlarınızdan ne demek istediğinizi anlayan insanlar vardır ya...Çok keyif alıyoruz bu ilişkiden ama belki de en mühimi, "emek veriyoruz" bu ilişkiye hepimiz. Ve çok seviyorum bu kanka grubumu... Bağımızı anlamayanlardan dolayı yaşadığımız tepkiler mühim değil.

Bu örnekleri çeşitlendirmek, sayfalar dolusu yazmak mümkün...Hepinizin kafasından buna benzer ilişkiler ve sevgiler geçtiğini biliyorum, içinizden bazılarınız saçmalamış olduğumu düşündüğünüzü de biliyorum :)

Bu kadar laftan sonra asıl demek istediğim şudur ki : Sahici olan yürekler, sevgiye neden aramaz...paylaşımlar için sıfatlar, gerekçeler ve tanımlamalar gerekmiyor...Sevin , sevmekten korkmayın ve sevginizden dolayı hesap vermeyin...

7.6.11

İLLA BİR BAŞLIK GEREKMİYOR BAZEN..BU DA ONLARDAN :)

Ödevini yarım yapmış bir öğrencinin huzursuzluğu var üzerimde..
Bloğu çok ihmal ettiğimden dolayı...
Sanmayın ki evde yeni mamalar pişmedi, hazırlanırken fotoğraflanmadı. Yaptım ama burası için derleyemedim henüz. Bu iş sıkıştırmaya, zorla yapmaya gelmiyor, o vakit elinize yüzünüze bulaşıyor. Kimseye burayla ilgili haftada şu kadar paylaşımda bulunurum demedim ama eş-dost "artık niye yazmıyorsun" diye mailler atmaya başladı.
Kısacası, bir açıklamayı borç bildim :))

Haziran ayına ne ara geldik hiç bilemiyorum. Veya  ben süreçleri algılama yeteneğimi mi yitirdim acaba?
Asıl olan sanırım şu : zamana takılmıyorum artık, öyle matematik hesabı gibi geliyor geçen süre. Ben daha çok bu geçen zamanın bende yarattığı etkilerine odaklanıyorum.
Bir değişim sürecinde olduğumu ciddi şekilde farkediyorum. 9 yıldır eğitimini aldığım enerji teknikleri sayesinde , artık kendimi çok iyi tanır hale geldim. Ritmimin bozulduğu anları ve ben görmezden gelsem bile birşeylerden kaçamayacağımı ve sonunda burnuma sokulacağını çok iyi biliyorum. Tecrübe artık çok saygı duyduğum bir unsur. Gel gör ki, cinsi ne olursa olsun , aynı tecrübenin, her insanda olan etkilerinin ne kadar farklılıklar gösterebileceğinin de farkındayım. Son aylarda Tanrı bunu karşıma çıkarıp duruyor. Önce görmezden geldim ama sonra birşeylerden ders almam gerektiğinin farkına vardım.

Bu ay kendime -yorgun olabilme hakkımı- tanıdım birazcık..Kafamda yüzlerce hatta binlerce düşünce ve sorumluluk var sanki; böyle zamanlarımda yarım yamalak yapıyorum bazı şeyleri..Blogta bunlardan biri işte.
Aslında bu -yorgun ben- alışık olduğum bir -ben- değil ama şu sıra hissettiğim bu.

Mayıs zor, hızlı ve karışıktı. İşimiz çok yoğundu ve eşim hep şehir dışındaydı. Çocukların, evin ve ofisin sorumluluğunu tek başına göğüslenmek zor geldi . Dakikalarla planlama yapmak durumunda kaldım. Biri aksasa, öteki domino taşı gibi yanındakini etkiliyordu çünkü. Desteklerine çoklukla sığındığım kayınpederim ve kayınvalidem de uzun süre seyahatteydiler. Can kuzenim Serhat vardı ama O da final haftasındaydı, yine de çok destek oldu sağolsun. Az hasarla mayısı atlattık saylır. Çocuklar benden daha fazla etkilendi, çünkü nicedir onlara tepkilerini saklamamayı öğütlüyorum. Özledikleri babaları için ağlamalarına, onlara kaliteli zaman ayıramadığım için huysuzlanmalarına, mayıs ayında sayıca coşan okul etkinliklerinin hepsine katılamadığım için bana içerlemelerine izin verdim... O anlarda gerçekten elimden gelenin sadece bu kadar olduğunu onlara -açıkça- anlattım.. Kendime de sıkışmışlık hissimden kurtulmak için bol bol ağlama hakkı tanıdım, zira o an için rahatlamazsam saçma sapan bir yerde başkalarından çıkarıyorum; sonra da daha çok üzülüyorum.

Yaşanmışlıklarımı, düşüncelerimi, daha doğrusu aslında aklıma ne gelirse  yazdığım iki kalın defter bitirmiştim geçen sene ve bu sene başı, yenisini almayı ihmal ettiğimi farkettim geçenlerde, aldım. Yazıyorsun da ne oluyor demeyin. Deneyin. O bembeyaz sayfalara yazmaya başlarda çekiniyor insan ama sonrasında bir açılıyor ki sormayın...Sonra o defteri yanınızda taşımaya bile başlıyorsunuz. Hani müzisyenler derler ya "ilham geldi" diye; bana da bir anda geliyorlar son yıllarda; o an kaleme yapışıyorum.. Sonuçta kimse için değil, sadece kendim için yazdığımı farkettim ve bununla -mutlu- olduğumu...En önemlisi kendimi kendime -dürüstçe-anlattığım için Tanrıma şükrediyorum. Bu biz insanların en ihmal ettiği konu : kendimize teşekkürü hep unutuyoruz.

Mayıs ayında kayıplarım da oldu ; yürekleri çok güzel üç insanı uğurladık...Hastalıkları süresince destek verdiğiniz sevdiklerinizi, yolun sonunda uğurlamak çok zor. Bu, büyümenin en sevimsiz öğelerinden belki. Ama hayatta hep güzellikleri paylaşmıyor insan işte, öyle de olmamalı zaten; zor anları da yine paylaşarak biraz olsun hafiflettik biz. Kaybetme duygusu nedir biliyorum ben, bu yüzden yüreğim hep bu gibi durumlarda kocamanlaşıyor...Kelimelere sığdırmakta zorlanıyorum bunları...

Şu size bahsettiğim deftere not almışım ; haziran başında yurtdışı seyahatin var diye...Astrolojiye olan merakım, bir çok insana göre birazcık daha fazlaca. Ciddiye aldığım ve üyesi olduğum bir internet sitesinden , belli cümleleri not almışım. Hatta sonradan hatırladım, Kızılay'a gidemezken yurtdışına nasıl gideceğim acaba diye düşünmüştüm. Ama gittim. Hatta dün döndük. Hem de aklımın ucuna bile gelmeyecek bir yere..Saray Bosna'ya...Bir anda gelişen bir organizasyonla ve benim tüm -hayır- larıma karşı, yine de gittik. 2 gece, 3 gün. Uzun süredir oğullarımdan ayrılıp bir yerlere gitmediğim için, bir yerlerde birşeyleri unuttum hissimi üzerimden atmam zor oldu, bulunduğum yere adaptasyonum vakit aldı gerçi ama son derece iyi anlar da yaşadım. Bir kere inanılmaz bir doğası var. Saray Bosna  ile ilgili ileride birşeyler yazarım  diye düşünüyorum. O kısa zamanda kafamda tonla şey oluşmasına neden olan bir geziydi.  Bir memleket ve kültür tanımanın yanısıra, bana çok güzel değerler kattı. Yüreklerimiz bir olsa da, sezon nedeniyle işleri çok yoğun olan arkadaşlarımla orada buluşmak çok hoştu. Yani hakkaten Ankara'da buluşamazken, Saray Bosna'da kadeh tokuşturmak ilginçti. Ve hayatımda çok önemli yerleri olacağına inandığım iki güzel insanla tanıştım. Ve bu tanışıklığın çoook uzun soluklu ve keyifli bir dostluk olacağını algılamam zor olmadı.
Sevgili Elif ve Ayşe; -hoşgeldiniz hayatıma-... Ben bu resmi izin almadan buraya koyuyorum ama hissiyatım bana kızmayacağınız yönünde :)



Bir de bugün benim çok sevdiğim bir dostumun doğumgünü. Mehmet Kurkut'un. O benim Memocanım, 36 yıldır birlikteyiz...5-6 yaşlarımdan beri hatırlıyorum Onun varlığını;  ailelerimiz de arkadaştı. Gelip giderlerdi birbirlerine, doğum aramız sadece 1 ay.. Yani biz farkında olmadığımız yaşlardan beri beraberiz Onunla. Liseye kadar aynı okulda, aynı sıralarda okuduk, üniversitede ayrı şehirlere düştük, iş hayatımızın yine ayrı şehirlere sürükledi bizi. Şimdi İstanbul'da yaşıyor ama iletişim kurmadığımız bir günümüz bile yok. Onunla olan bu bağımız için -dostluk- tanımlaması az kalıyor bazen. Konuşmanıza bile gerek kalmadan, yüreğinizi gören ve anlayan insanlardan. Sanmayın ki aynı bakıyoruz hayata, çokta çatıştığımız, fikir ayrılıklarına düştüğümüz konular var ama bu başka birşey zaten. Moralim bozuk olduğunda veya acayip sevinçli olduğumda, telefona sarılıp , olanı paylaşmak istediğim insanların önünde gelir. Onunla hayata -gülümsemek- hep keyiflidir.


Memo bu fotoğrafı buraya koydum diye kesin kızar, "naptın kız" filan der hatta...Sevmez o sosyal paylaşım sitelerini filan, facebookta bile zorla hesap açtı... O yüreklerde hesap açmayı sever, hakkında kötü bir laf edecek tek bir insan olabileceğine asla inanmıyorum. Seni çok seviyorum Memocan, bunu hep bil ve hiç unutma...